T

18 Aralık 2009 Cuma

Kaybetmek

Hayatımız boyunca bir çok şeyi kaybederiz. Bazen kaybettiğimiz bir eşya olur. Bazen bulamayız, yeri gelir en ummadığımız anda ummadığımız bir yerde buluruz o eşyamızı. Bazen kaybettiğimiz zamanlar olur. Hayatta geri alamayız o zamanı. Vakit nakittir derler ya şu devirde ikisi doğru orantılı olarak işliyor. Paran yoksa pek zamanında olmuyor. Bazen kaybettiğimiz para olur. Para mevzusu bir gariptir. Hayatın boyunca maddi olarak her şeyi yaşaman muhtemeldir. Dibe vurduğunda olur, merdivenleri çıktığında. O yüzden ne olursan ol batarken de dimdik bat, çıkarken de dimdik çık. Bazen kaybettiğin sevdiklerin olur. Göçüp giderler bu dünyadan. Bazen en ummadığın anda kaybedersin sevdiğini. Kaybetmelerinin arasında en vurucu olanı budur belkide. Bir anda kendi elinde olmadan kaybedersin, gider. Hiç bir şey yapamadığından bazen kaderine söylenir, kavga edersin dünyayla. Bazen kaybettiğine bakıp, bir iç çekip neyim var ki daha kaybedecek dersin. Daha değerli neyim var ki. Artık umursamaz olursun. Hayatı akışına bırakıp, devam edersin yaşamaya. Artık daha farklı bakarsın dünyaya. Belki daha cesurca, belki daha aptalca, belki daha umarsızca, belki daha duygusal, belki daha kızgın, belki daha tahammülsüz... Ama değişmişsindir artık. Eski sen yoktur kaybetmişsindir bir parçanı, giderken senin bir parçanıda götürmüştür sevdiğin. Artık kalanlarla idare etmeyi bilmek kalmıştır geride kalana. Çünkü dünya bildiği gibi dönmektedir hala. Senin kaybettiklerine bakmaz dünya. Devam eder dönmeye eski bildiği hızında. Kaybetmek istemez artık geride kalan. Gidenlerin yerine bir şey koymak istemez. Korkar, ya onlarıda kaybedersem diye. Yapamazsın boşuna uğraşma. Alışırsın zamanla kaybettiğine. Devam edersin yüzmeye hayat denizinde. Bazen akıntıya bırakırsın kendini. Bazen bir kayaya ulaşmak için akıntıya karşı yüzersin. Beklersin kayıplarını bir nebze olsun telafi etmeyi. Akıntıya bırakırsın ya sıkıldığında kendini bazen o akıntıda bulursun ummadığın birini. Kazanmışsındır kaybettiğim dediğin anda. Hayat bir gariptir. Ummadığın anda olması bazı şeylerin havayi fişek etkisi yapar. Gözünü alamazsın her patlama sesi duyduğunda gökyüzünden. Sonra yeniden devam edersin yürümeye. Bazen bir patlama sesi duyarsın bakarsın havaya fakat yoktur gökyüzünde bir ışıltı. Kaybetmek zordur aslında bilenler hatırlar. Kaybettiğine mi üzülürsün? Bir daha o boşluğu dolduramayacağına mı? Üzülürsün hepsine. O kadar üzülürsün ki daha fazla üzülmek istemezsin hayatın kalanında. Değer vermezsin ki fazla maddiyata, geri koyabileceğin şeylere üzülmek istemezsin daha da fazla. İleriye dönük planlar yapmazsın pek. Artık bilirsin ki kaybetmekde var. Elindekilere bakarsın önüne bakmadan önce. Yürürken bu hayat yolunda artık gideceğin yere varmaktan çok yürürken yaşadıklarınla ilgilenirsin. Önüne bakmadığın için düşme tehliken vardır bu şekilde. Ama hayat bu değil midir? Her zaman düşmeyi göze almak. Düşeceğini sandığın anda birilerinin seni tutmasıda ayrı bir mutluluk degil midir? Tabi düşmekde vardır. Ama düşe kalka yürümek değil midir hayat zaten? Varacağın yeri umursamadan, önüne bakmadan sadece yürümek. Kaybettiklerine ulaşmak için yürümek. Kaybettiklerin için yürümek. Yeniden kaybetmemek için yürümek. Yürümeye devam etmek için bir neden bulabilmek önemli olan. Çünkü kaybettiğiniz ne olursa olsun yürümeye değer bir yol olabilir önünüzdeki. Dediğim gibi bir gariptir hayat. Bazen kaybettikleri uğruna yürür insan, bazen kazanmak için, bazen elindekiler için yürür. İstemek lazım yürümeyi neden çok. Tabi diyemem ki bırakmak isteyenede neden yok. Ama bırakmak pes etmektir. Bile bile kaybetmektir herşeyi hiç denemeden. Hadi deneyelim o zaman bir kez daha yürümeyi bakalım yolda neler bulacağız? Neler göreceğiz sevipte yanımıza alamadığımız? Neler kaybedeğiz daha şu an elimizde bile olmayan?

9 Aralık 2009 Çarşamba

Korkma

Bir önceki yazımda kölelerden bahsetmiştim. Fakat dikkat ettiğimde bu kölelik siteminin farklı bir özelliğinden bahsetmeyi unuttuğumu gördüm. Kölelerin köle olduğunu unutturmak için yapılan şeyler. Anlatılan bir hikaye vardır bilmem bilir misiniz? Bilmeyener için ben anlatayım. Beş büyük meleğe görevleri verilirken Azrail ile Allah arasındaki bir dialogdan bahsedilir. Bilmeyenler için anlatayım. Azrail Allah'a der ki "Allah'ım insanların canını alma görevini bana verdin fakat insanlar beni kötü bilecek, sevmeyecekler." Allah ise şöyle cevap verir "Merak etme Azrail. Ben insanlara ölüm adına öyle nedenler vereceğim ki onlar senin adını bile anmayacaklar." İşte bu kölelerede öyle nedenler veriliyor ki bu şekilde çalışmaları için insanlar köle olduklarının farkına bile varmıyorlar. İnsan ne için çalışır? Aç kalmamak için mi! İnsanlarımız şu an aç kalmamak, hayatta kalmak için çalışıyorlar. Açlık sınırının 750 TL olduğu ülkemizde asgari ücret 550 TL! Ne demek bu çalışın ki açlıktan ölmeyin. İnsan ne için çalışmalı biliyor musunuz? Bence insan sevdiği için çalışmalı. Çalıştığı şey her ne ise onu sevmeli ve o yüzden çalışmalı. Ne parası için, ne aç kalmamak için, ne başka iş olmadığı için sadece ama sadece sevdiği için çalışmalı. Uzun bir söz vardı sevgi için. Üç saat mutlu olmak istiyorsanız sevdiğiniz yemeği yiyin. Üç gün mutlu olmak istiyorsanız sevdiğiniz bir yere tatile gidin. Üç yıl mutlu olmak istiyorsanız evlenin. Ama ömğr boyu mutlu olmak istiyorsanız sevdiğiniz mesleği yapın. Bence böyle olmalı. Geçmişe baktığımızda önemli başarılara imza atmış insanlar yaptığı işleri gerçekten seven insanlarmış. Tabi şu anki durum ile bu anlattığım durum arasında dünya kadar fark var. Şimdiki durumda insanlar bırakın sevdikleri işi yapmayı yapacak işi bile zor buluyorlar. Hal böyle oluncada iş bulupta nasıl calıştığının bir önemi olmuyor. Korkutuyorlar. Her şekilde korkutuyorlar. Alın size daha yeni yaşadığımız kriz ve arkasından gelen domuz gribi olayı. İkiside korku politikasının birer meyvesidir. Ne yazık ki insanlık bu iki meyveyi de afiyetle yemiştir. Tabi bunun olmasında evlerimize davetsiz giren, medyanın en önemli silahlarından biri olan televizyonun katkısı tartışılamaz büyüklüktedir. Kriz var dediler, korktuk ve bırakın işimizi yapmamayı kovarlar korkusuyla işimize dört elle sarıldık. Maaş veremiyoruz dediler olsun dedik, yemek veremiyoruz dediler olsun dedik, yol parası yok dediler olsun dedik, zam yapamıyoruz dediler olsun dedik. Kriz biter gibi oldu şimdide ölürsünüz diyorlar. Hemde gripten. Mevsimsel gripten zaten her sene ölenler var abartılacak birsey değil diyemedik. Böyle yasayacağımıza bırakında ölelim de diyemedik. Yine korktuk. Maske taktık, aşı yaptırdık, el sıkmadık, öpüşmedik, dışarı çıkmadık. Belkide biz öldük, yaşadığımızı sanıyoruz. Çünkü bize calışmak için öyle nedenler verdiler ki bunlar için çalışmak hayret verici. Daha fazlası için çalışın hep daha fazlası için. Ama daha fazlası yok bilmiyorsunuz. Yaşayacağın sürenin çok az daha fazlası yok. Sadece yaşayacağın süre var önünde. Ne eksik ne fazla. Gün gelip Azrail ile karşılaştığında dönüp arkana ne yaptım diye bakınca yaşadığın süreye yaptıklarından daha fazlasını göremeyeceksin. Bu yüzden bırakalım köle gibi yaşayıp bir gün efendi olarak yaşayacağımızı hayal etmeyi, bırakalım her şeyi akışına sadece sevdiğimiz işleri yapalım. Bakalım neler olacak, neler değişecek şu kısa hayatımızda? Bırakalım umut etmeyi ve bir şeyler yapalım. Ama sevdiğimiz şeyleri yapalım. Bırakalım korkarak yaşamayı. Severek ve isteyerek yasayalım bu hayatı, yaşadıklarımızdan dolayı ölümden korkarak değil. Azrail geldiğinde bakıp arkamıza gülümseyelim ve gerçekten daha fazlası için devam edelim yolumuza...

8 Aralık 2009 Salı

Modern Köle Izaura

Eski zaman dizilerinden popüler olanlardan biriydi “Köle Izaura”. Hatta bizim nesil bile pek bilmez nasıl bir dizi olduğunu ama ismen duymuşuzdur çoğumuz. Benim dikkat çekmek istediğim konu dizi değil kölelik. Köleliğin Amerikada siyahlara karşı yapıldığını biliyoruz tabi ama köleliğin başlaması çok eskilere dayanır. Belkide insanlıkla aynı yaşta bile olabilir. Çünkü şöyle bir baktığımızda insanlığın hüküm sürdüğü her zaman kölelikte olmuştur. İsmi değişmiştir, uygulama biçimi değişmiştir belki ama kölelik yani insanlara istediğin bir şeyi, istediğin şekilde, istediğin zaman yaptırmak değişmemiştir. Günümüz emparyalist sistemine baktığımızda ucuz işçilik, düşük maliyet adı altında modern kölelik uygulamasına geçilmiştir. Dünyamızın son derece küresel bir hale gelmesiyle birlikte insanların yaşam şartlarına bakılmaksızın her insanı aynı rekabet ortamına sokarak insanların emeklerini en ucuza almanın savaşı verilmektedir. Böylelikle büyük patronlar modern kölelerini elde etmektedir. Tabi bu kölelerin kendi bir hayatı olmalı ve tüketmeliler. Onlar tüketmeli ki patronlar üretmeli. Bu yüzden dünya son zamanlarda daha değişik bir noktaya doğru gidiyor. Büyük şirketlerin elindeki pazar kendilerine yetmez oldu. Böylelikle yeni pazarların ortaya çıkması için gelişemeyen ülkelerinde gelişmesine yardımcı olmaya en azından engellememeye başladılar ki o ülkeler gelişsin. Tabi bu gelişim de onların istediği şekilde olması gerekiyor yoksa izin vermiyorlar. Ayrıca modern kölelik sistemiyle çalışan işçileri motive etmek amacıyla tezler, araştırmalar ve deneyler yapıldı. Gerçi bu sistemlerin birçoğu iş yasamında bulunan patronlar sayesinde ortaya çıkmıştır. Akademik bilgi ile ortaya çıkan pek yöntem yoktur. İşçiyi o kadar az maaşla çalıstırmak için o kadar da iyi motive etmen gerekmektedir. Bazen göz ucuyla gazetelerin üçüncü sayfalarında okuduğum haberlerde ki dehşet beni korkuturdu. Sonradan anladım ki böyle bir hayatta yaşayan insanların bu kadar vahşileşmesi çok normaldi. Sistem bunu gerektiriyordu çünkü sistem vahşi kapitalizm. Uygulanan yöntem ne olursa olsun korku her zaman gerekli olan bir şeydir. Bir insanı korkutarak ona bir şeyler yaptırmak veya yaptırmamak her zaman en kolayı olmuştur. Çocukluğumuzdan beri öyle yetiştirildik çünkü. Onu yapma bak şu teyze iğne yapar. Onu yapma bak öğretmen döver. Onu yapma bak yoksa başına kötü şeyler gelir. Bunları hepimiz biliyoruz. Bu yüzden sistem arada güven tazelemek icin bu korku düğmesine basarak korkutmaya başlar. Buna örnek olarak bu sistemin bir parçası olan krizleri gösterebiliriz. Kriz demişken japoncada kriz aynı zamanda fırsat anlamına da gelmekteymiş. Aman ne tesadüf. Evet krizler her zaman zenginler icin çok büyük fırsatlar yaratmıştır. Ve her krizden zenginler daha zengin, fakirler daha fakir olarak çıkmışlardır. Her krizde duyduğumuz şu haber; krizde etkilenmeyen tek şey lüks araba satışları. Sanki gözümüze sokmak istermişcesine her krizde ben bu haberi okurum veya televizyonda izlerim. Burada medyanın halkın yanında olduğu gösterilir. Götüren götürdü biz yine avucumuzu yaladık gibi bir izlenim yaratılır ki halk medyaya karşı durmasın. Bu sistemin en sağlam çarklarından biridir medya. Şayet bu sistemi çökertecek bir güç varsa bu gücün medya olması en olası ihtimaldir. Evet yeniden korkuya dönersek kriz sayesinde korkutulan insanlar işten atılabilirim zam istemeyeyim, iş olsun maaşı az olsun diyerek artık işlerine daha sadık bir hale gelirler. Korku işe yaramış köleler yeniden söz dinler olmuşlardır. Son yaşanan krizle belki sistemin aktörleri değişecektir fakat figüranlar aynı kalacaktır. Fakat bu sistem içinde yaşayan modern köleler artık isyan noktasına gelmektedir. Umarım yakın zamanda bunu gözlerimizle de görürüz...

4 Şubat 2009 Çarşamba

Var mısın Yok musun?

Geleceğe dair ne düşünüyorsun, ne olur diye sorsam alacağım cevaplar genellikle iyi ve türevleri tarzında olacaktır. Öylede olması gerekir zaten. Umut hep olmalı ki insan yaşamını devam ettirsin. Bir insanın umudu bittiği an ölmüş demektir. Bazen gerçekten ölür, bazen fiziki olmasa bile ruhen ölmüştür. Benim asıl dikkat çekmek istediğim geleceğin iyi olması için ne yapıyoruz? Sadece umut iyi olması için yeterli mi? Eskilere sorsan onlarda hep geleceğin daha iyi olacağını umut etmişlerdir ama baktığımızda ne kadar iyi olduğu ortadır. Bakın bu düzen içerisinde birşeyler yapmak istiyorsunuz ama ne kadar çalışsanızda yine düzene uymuş olacaktır ve bu düzende iyi birşeylerin olması pek mümkün değildir. O zaman ne yapacağız diyeceksiniz değil mi? Ne yapabiliriz? Tek başımıza hiç birşey yapamayız tabi ki ama birlik olursak yapamayacağımız şey yok. Peki nasıl olacak bu? Bu düzeni tamamen değiştirmek için yapıtaşlarını yerinden oynatmamız gerekiyor. Yani ezberleri bozmamız! Ama her konuda bu düzene uygun ne ezber varsa hepsini bozacağız. Tabi bunları yaparken çerçevemizi sağlam çevirmemiz lazım. Yoksa bu düzeni değiştirmek imkansız olur. Şöyle bir düşünün bakalım bu ülkede düzgün işleyen ne bulacaksınız? Herşey bir aksak işliyor, herşey bir bozuk. Zaten ülke öyledir herşey birbirine bağlı bir çark gibidir biri az dönüyorsa diğeri hızlı dönmez. Bu yüzden çercevemizin ortasına bu ülkeyi koyacağız. Yapılan herşey bu ülke ve üstünde yaşayan inanlar için olacak. Kişisel çıkarlarımız değil her zaman bu ülke önce gelecek. Bunu yaparken ayrımcı bir yaklaşımda değil kucaklayıcı bir şekilde yapacağız. Birileri iyi olurken birileri kötü olmayacak. Ya hepimiz ya hiç. Ayrım yapıldı da ne oldu herkes kötü oldu. Bak Irak'a o Şii bu Sünni diye millet birbirini boğazladı. Bizde de durum pek farklı değil, o veya bu şekilde belli kutuplar yaratılıyor ve bunlar çarpıştırılıyor. Çarpışma sonucu iki tarafta yaralanıyor fakat bundan birileri yararlanıyor. Bu yüzden çerçevemizin bir diğer önemli unsuruda insanlar arasında sevgiyi ve dürüstlüğü yeşertmek. Çünkü bu yolda karşımıza çıkacak olan engelleri aşmada birbirimizi sevmemiz ve destek olmamız şart. Bunu sağlayacak en önemli etken de din olarak gözükmededir. Çünkü dinimizin temelinde yatan maneviyat köreltilmiş ve yerine maddi ikonlar yerleştirilmiştir. Bu yüzden üstüne kurulacak yeni düzenin çerçevesinin en önemli noktalarından bir diğeride dindir. Çünkü dinimizi incelerseniz eğer, O'nun yolundan sapmadan ilerlerseniz iyi olmayacak birşey yoktur. Burada belki bazılarınız biraz duraksayacak ama gerçekten düzgün bir şekilde dini yorumlar ve hayatınıza yansıtabilirseniz hem ilimde hem bilimde ciddi şekilde ilerlemeler kaydedebilirsiniz. Tarihe bakdığınızda buna birçok örnek bulabilirsiniz. Büyük din alimlerinin aynı zamanda büyük bilim adamları olduğunun. Ama yakın tarihe bakıyorumda hiç bir din aliminin bilimle ilgisi yok. Haliyle şu zamanda yaşanan din ile olması gerekeninde bir ilgisi yok. Yazının başlarında ezber bozmaktan bahsetmiştim. İşte ortada bir çerçeve ve bozulacak bir sürü ezber var. Biri din, biri adalet, biri eğitim, biri ekonomi, biri üretim, biri ticaret, biri ahlak, biri siyaset ve tüm bu ezberleri bozmak için de gereken siyaset. Hepinizin bildiği üzere bu düzeni değiştirmek için kullanılacak en önemli enstrümanlardan biri siyasettir. Eğer yapacağımız yeni açılımlar ile halkın çoğunluğunun desteğini alırsak değiştiremeyeceğimiz hiç birşey kalmaz. Bu ülkede gençleri siyasetten soğuttular ama artık ısınma turları atma zamanı geldi. Belki bu söylediklerim size çok uzak, çok ütopik gelebilir ama bilin ki eğer birşey yapmadan aynı şekilde devam edersek biz de çocuklarımıza daha kötü bir ülke ve dünya bırakacağız. Hep genç nüfusumuz ile övünürüz. Hadi bakalım gençler neler yapabileceğinizi düşünün. Bu ülke için neler yapabileceğinizi! "Ey Türk gençliği ! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti'ni, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir..." Sloganamız da hazır... Açılın! Yeni açılımlarımızla ezberleri bozmaya geliyoruz...

27 Ocak 2009 Salı

Utanıyorum

Biz ne kadar ikiyüzlü, ne kadar karaktersiz bir ülke olduk ya. A.B.D. ve İsrail'in hem dostu olacaksın, A.B.D. Irak'a özgürlük getirecek sesini çıkarmayacaksın hatta yardım edeceksin, İsrail Filistin'e özgürlük getirecek sesini çıkarmayacaksın hem de biz müslüman bir ülkeyiz diyeceksin. Bana dünya sustu sadece Tayyip konuştu demeyin konuştuda n'oldu bana bir söyleyin. Öyle konuşmak kolay icraat yapacaksın. Var mı maçan? İsrail mallarına koy ambargoyu, kes ittifakını ama nerde o yürek. Ambargoyu sadece birbirimize mail atarak uygulayabiliyoruz. "Hadi israil ve amerikan mallarını ambargo edelim." Ama onu da yapabiliyorsak namerdim. Sonra Filistinlilere yardım edelim, bugünkü gelirimi Filistin'e yolluyorum. Sattığı mallara baksan kesin israil malı vardır! Ya bırakalım bu işleri! Ben böyle bir ikiyüzlülük görmedim. Ben mi yanlış düşünüyorum acaba? Bazıları diyor ki; "Güçlenmeden hiçbir şey yapamazsın. Onlar ne derse yapacaksın." yapmazsak n'olur diyorum? "Bizede saldırırlar." diyorlar. Saldırsınlar ya en azından şerefimizle ölürüz veya yaşarız. Ne olacak ki? Bizim ne ayrılacığımız var o Filistindeki müslümanlardan onlar ölüyorda biz ölemez miyiz! Ölürüz hem de ne biçim. Bu ülkenin insanı zamanında nasıl savaşıldığını tüm dünyaya göstermiştir. Tabi şimdide aynı yüreğe sahipsek yine yapabiliriz yoksa onuda mı kaybettik! Şimdi de diyecekler ki "Bugünün savaşı top ile tüfekle değil ekonomiyle yapılıyor." Kardeşim o zaman koyarsın ambargoyu, hiç bir mal satın almazsın bu kanı bozuk şerefsizlerden ondan sonra bakarsın n'oluyor. Şimdi de "Aç kalırız dışardan mal almazsak." derler. Ölün o zaman diyeceğim bende. Bu ülke ki dört mevsimi gören, neredeyse bütün meyve ve sebzenin yetiştiği, yeraltında her türlü hammaddenin olduğu bir ülke. Bu ülkede sen dışarıdan mal almadan ölüyorsan salaksın ve ölmeye mahkumsun. "Hammadde var ama ya teknoloji?" diyeceksin şimdi de. Yazıklar olsun sana. Bu ülke ki ne beyinler yetiştirdi şimdiye kadar. Dünyaya neler armağan etmiş tarihi bir inceleyin isterseniz. Sen onlara imkanı sun onlar teknolojiyi geliştiremezler ise o zaman gel benim suratıma tükür. Daha ne diyeceksin şimdi? Yoksa hala bu olanlara seyirci mi kalacaksın! Kalın bakalım. Bize dokunmayan yılan bin yaşasın anlayışıyla devam edin bakalım. O yılan bizi sokmaz merak etmeyin. Altın yumurtlayan tavuğunu hangi salak keser ki! Okuduklarınızdan sonra size şunu sormak istiyorum vicdanınız rahat mı? Bilin ki o filistinlilere, o ıraklılara atılan bombalarda sizin de payınız var ve hala vicdanım rahat diyorsanız bunu hangi yalanla başardığınızı anlatında ne kadar usta bir yalancı olduğunuzu görelim. Saygılarımla efenim...

23 Ocak 2009 Cuma

Yeni bir başlangıç. Din...

Bu günün cuma olması sebebiyle dinimiz ile ilgili bir yazı yazmak istedim. Cuma namazının hutbesinde yeminden bahsetti imam. Zaten bu hutbelerde hep suya sabuna dokunulmadan ne anlatabiliriz diye düşünüyotlar herhalde. Bazı imamlar suyada sabunada dokunuyor ama onlarında bir şekilde ellerini kesiyorlar. Neyse imamlar ne de olsa memur maaşını alıp namaz kıldırıyorlar fazla üstlerine gitmeye gerek yok. Şimdi dine gelirsek yakın bir zamanda başımdan geçen bir olayla konuya girmek istiyorum. Hep derler ya çocuktan al haberi diye çok doğru bir laftır. Geçenlerde 6 yaşındaki yeğenimle takke ile oyun oynuyorduk. Takkeyi havaya atıp kafama geçirmeye çalışıyordum. Takke kafama geçtiği zaman yeğenim elime bir de tesbih verdi ve "Şimdi müslüman oldun." dedi. Şimdi ne var bunda diyebilirsiniz ama bu hakikaten dinimizin ne kadar dış görünüşe, etikete, şekile dönüştüğünün bir göstergesidir. Bu yüzen zaten kafasına takke takan eline tesbih alan hoca olup milleti sömürüyor. Ondan sonrada bilmem kaç tane hatunla bilmem nerede bilmem ne şekilde görüntüleri çıkıyor. Ondan sonra ben dinimizde dört eş alma yoktur. O sadece limittir sadece eşin ölürse veya boşanırsan bir diğerine geçebilirsin deyince karşılık olarak "Hepsine eşit davranırsan neden olmasın." cevabını alıyorum. Ya Allah aşkına ebeveynler çocuklarına eşit davranamıyor ki eşlerine mi eşit davranacaklar. Kimmiş o adalet timsali gösterin bana! Günümüzde belli günahlar prim yapmıştır ve sanki o günahların dışında yapılan şeyler günah değildir günah olsada daha az günahtır asıl günahlar bunlardır izlenimi verilmiştir. Nedir bu günahlar diyeceksiniz hemen söyleyeyim; İçki, kumar, zina işte bunlar top 3'deki günahlar. Sanki bir çizelge varda birde enler belirlenmiş. İçki günah tamam ama ya sigara o ne! O mekruh diyenler var neden öyle diyorlar çünkü düşünsenize sigara günah dendiğini dünyada büyük çoğunlukta bir müslüman var ve onlar sigarayı bırakacak ve sigara firmaları bu büyük müşteri kitlesini kaybedecek. Gelelim kumara tamam günah peki rüşvet vermek günah değil mi? Daha yazsam neler yazarımda diğer yazılara saklıyorum. Ama bunlar nerden kaynaklanıyor biliyor musunuz? Allah'ın oku diyerek peygamberimize yazdırmaya başladığı Kuran-ı Kerim'i anladığımız dilde okumadığımızdan. Namaz kılıyoruz ama okuduğumuz duaların anlamını bilmiyoruz. Neden arapça kılıyorsak namazı sanki kendi dilimizde kılsak kabul olmayacak. Dinimiz sevgi dini. Biz gönülden isteyerek o namazı kılmadığımız sürece o namazı arapça da kılsak ingilizcede kılsak bir önemi yok. Bu yüzden kendi anladığımız şekilde yani kendi dilimizde namazı kılarsak daha gönülden olacağına inanıyorum. Çünkü bir insan günde 5 vakit o duaları okursa ne kadar kötü yola gitsede aklına o dulalar gelir ve yanlışda olduğunu anlar. Bence artık bunu ciddi bir şekilde tartışmamızın zamanı geldi. Var mısınız namazı Türkçe kılmaya...

Sizce?

Aklıma blog üzerinden bir roman-günlük tarzı birşey yayınlamak geldi ve nasıl olur diye size sormak istedim. Karakterimiz belli periyodlar ile bloga yazılar koyacak sanki uzaktaki arkadaşına mektup yazar gibi sizde o uzaktaki arkadaş olacaksınız. Hatta işi daha da abartıp belli dönüm noktalarında anket yapıp sizlerin isteği doğrultusunda karakterimizin hangi yola sapacağını bile belirleyebiliriz. Bilmiyorum nasıl olur. Bu konuda yorumlarınızı bekliyorum...

20 Ocak 2009 Salı

Çatışma(ş)k

Günümüz ilişkilerine bakıyorumda ilişkiyi asıl götüren çatışma ve kavga oluyor. İki tarafta birbirine çatacak yer arıyor, zaman kolluyor. Ve ilişki bu sayede hayatta kalıyor ve yürüyor. Tabi ki yanlış bir şekilde yürüyor. Ama günümüz dünyasının ilişkileri genellikle böyle. Baktığımızda hep bir çatışma ve yarışma içerisindeyiz. Hal böyle olunca kadın-erkek ilişkileri de bu tarz oluyor. Sonra ne mi oluyor? Boşanmada rekor sayı. O çatışmalar evlenince daha da ciddiye biniyor ve zaten yanlış temel üzerine kurulmuş ilişki yerle bir oluyor. Aaa inşallah bu arada çocuk yapılmadıysa bu enkazın altında kalan bir çocuk olmuyor. Şimdi nerden çıktı bu konu diyeceksiniz? Az önce dinlediğim bir şarkının sözlerinden. Şarkıda hem ne kadar sevdiğini söylüyor hem de bir yandan da laf çakıyor terkeden sevgiliye "sen melek miydin ki tek hatalı benim" gibisinden. Bu sözleri duyarken aklıma eski şarkılar geliyor. Hani o veda busesi, duydum ki unutmuşsunlar... Karşılaştırıyorum arada dağlar var. Belki o zamanlarda sorun vardı ama bu şarkılarda değil insanların evlerindeydi. Şarkılar masum ve temizdi. Belki böylesi iyi belki öylesi önemli olan o değil. Asıl önemli olan ilişkilerin yanlışlığı. Oysa temeli sevginin, saygının üstüne inşa etseler çatışma veya kavgalar yerine. Kavgada olur ama olduğu zaman da bir degeri olur. Çünkü çok nadir yapılmış ve boşa yapılmamıştır. Onun barışması bile özeldir yahu. Hatalı tarafın karşı taraftan özür dileme şekli, diğer tarafın nasıl karşıladığı... Bence bunlardır ilişkiyi ilişkiyi yapan. Yoksa istediğin kadar kavga et değeri olmadıgı için hangi taraf hatalı olursa olsun değişen pek bir şey olmuyor. Çünkü karşıdakini kırma, incitme seni daha çok incitir. Ütopik bir düşünce mi bu sizce? Olamaz mı yani becerilemez mi? Bence olur ya. Eğer hayatta doğru adımları atarsan bir şekilde o ütopik dediğin şey başına gelebilir. Önemli olan yanlış yollara sapmamak. Bence denemeye değer zaten kaybedecek neyimiz kaldı ki zamanımızdan başka en kötü onuda kaybederiz olur biter...

12 Ocak 2009 Pazartesi

Özelleştirme yalanı...

Devletin birçok sektörde bulunan işletmelerinin özel sektöre ve borsada halka arzı ile satılmasıyla hem tekele dur denilecek ve rekabet sağlanacak hem kamu üzerindeki yükü atacak hem de halka arz ile sermaye mülkiyetinin tabana yayılması sağlanacaktı. İşte buna özelleştirme deniliyordu. Ama bu son kriz gösterdi ki kamu ne kadar elini çeksede bir kriz olduğu zaman yine devreye girmek zorunda kalıyordu. Zamanında G-8 ülkeleri özelleştirme yapmış ve bunun çok yararlı olduğunu diğer ülkelerinde özelleştirmeye gitmelerini söylemiştir. Böylelikle diğer ülkelerin ellerinde tekel olan işletmeler satın alınacak ve o büyük G-8ler daha da büyüyecekti. Zaten şu yaşanan son krize baktığımızda krizin asıl nedeninin daha çok kar elde etmek olduğunu görebiliriz. 1 dolara açılan 10 dolarlık işlem hacimleriyle yapay karlar elde eden işletmeler o yapay karları ellerinde göremeyince aslında kar değil zarar ettiklerini anladılar ve kriz çıkardılar. Ve daha önceleri kamu piyasadan ellerini çeksin, elindeki işletmeleri satsın diyen G-8ler o kriz çıkaran işletmelere para akıtmak için meclise paketler sunmaya başladılar. Hani kamu elini çekecekti. Demek ki neymiş özelleştirme koskoca bir yalanmış. Zaten baktığımızda satılan kamu kurumlarına çoğu kar eden işletmelerdi. Bu yazıyı yazmadan önce biraz araştırma yaptım ve satılan birkaç kamu işletmesine ait yıllık kar rakamlarını ve kaça satıldığını buldum. Bunları sizlerle paylaşmak istiyorum. Bildiğimiz üzere bu ülkenin telefon tekeli Türk Telekom şimdi Lübnanlı ama merak etmeyin ismi hala Türk. Türk Telekom'un yüzde 55'i 6.55 milyar dolara satılmış. Ama Türk Telekom'un 2007 yılı net karı 3.1 milyar YTL! Bir diğer özelleştirilen kamu işletmesi olan Tüpraş. Bunu da bizim Koç ile Shell almış. Yüzde 51'ine 4.14 milyar dolar almışız. Peki bunun yıllık karı kaç? 2006 yılı net karı 689 milyon YTL! Erdemir var birde. İlk başta "En azından OyakBank aldı." dedik ama sonra onuda sattılar. Biliyorsunuz ING Bank oldu hani şu ingiliz bankası. Zaten Türk bankası kalmadı. Bu konuyada bir ara değineceğim o yüzden fazla girmiyorum. Evet bunlar en göze çarpan özelleştirmeler. Ufak tefek birçok özelleştirme yapıldı. 1986 Yılından itibaren yapılan özelleştirmelerden elde edilen gelir 32.5 milyar dolar civarı. Bunların 23 milyar dolar civarı son 5 senede yapılmış. Evet bu kadar rakamsal bilgiden sonra birazda özelleştirme amacına ulaşıldı mı ona bakalım. Neydi bizim özelleştirme yapmadaki amacımız kamu üzerinden yükü kaldırmak, tekeli engellemek ve rekabeti sağlamak, son olarak halka arz ile sermayeyi tabana yaymak. Şimdi bakıyoruz Türk Telekom özelleşti ama rekabetin oluştuğunu gören var mı! Ama kamunun üzerinden yıllık 3.1 milyar YTL'lik bir kar yükü kalkmış. Bu arada özelleştirilen kamu çalışanlarını düşünmeyin. İşinden oldular gibisinden. İşinden olanlara devlet başka bir kamu işletmesinde iş buluyormuş. Ayrıca borsa yoluyla halka arz yapılmış ve sermaye tabana yayılmış. Ha bu arada borsamızın yüzde kaçı yabancıların elindeydi 70 mi 80 mi! Bu koşullarda bence özelleştirme amacına ulaşmış, yabancılar bu halkın birikimleriyle yapılanlara küresel sermaye ile sahip olmuştur. Zaten yaşadığımız şu zamanda kaynaklarını kendi halkına sunan bir ülke kaldı mı ki. Ben de saçmalıyorum. Neyse zamanında o işletmeleri kuranların ellerine sağlık. Bayağı bir süre hayrını gördük ama buraya kadarmış. Şimdi o yaptıklarınız birilerine bayağı bi özellik ay gözellik yapılarak satıldı. Sattıklarımızdan bahsediyorum ya aklıma ne geldi tahmin edin. İhracat. Yakında onu anlatmak istiyorum size bu kadar sattık ama bakalım ihracat açısından ne kadar satabiliyoruz? Bakalım...

Merhaba

Yeni yıl yazısından sonra hem yeni yıla hem de sizlere bi merhaba. Bundan sonra düzenli olarak bu sayfaya girerek yazılanları takip edebilirsiniz. Burada neler olacağına gelince hayata dair bir çok şeyi bulabileceğinizi belirtmek isterim. Arada konuk yazarların katılımıyla daha da çeşitli konulara el atacağımızı belirtebilirim. Yazdıklarım sizi ne kadar ilgilendirir bilemiyorum ama ben yazmaya devam edeceğim. Şimdilik bu sayfa hakkında söyleyeceğim pek birşey yok. Yeni yazılar ile görüşmek dileğiyle yeniden hoşgeldiniz...

9 Ocak 2009 Cuma

Geçen yılın son yazısı bu yılın ilk yazısı...

Yılın son yazısı bu belki. 30 aralık salı. Trendeyim. Bir yıl daha geçti anlamadan neler getirdi neler götürdü diye sorsam neler neler götürdü bir bilsen. Bakıyorumda her geçen zaman daha da kötüye gidiyor hiçbir zaman tersi olmamış hep kötüye gitmiş o yüzden korkuyorum devam etmekten bu hayata. Daha ne kadar kötü şeyler görebilirim ki daha ne kadar dayanabilirim buna. Bakın daha birkaç gün önce israil gazzeye saldırdı. Ortalık kan gölü. Kimsenin birşey yaptığı yok. Facebook'daki gruplara katılmaktan başka! Ama onlarda haklı bu zamana kadar ne yaptılar ki şimdi onlardan birşey yapmalarını bekliyoruz onlar yapacaklarını yapmışlar zamanında. Evet boyle bir ortamda yeni bir yıla girip hala umut dolu sözcükler söylemek benim tarzım değil ben yine felaket senaryoları üretip onların gerçek olmasını izlicem. O umut satan hayalperest yazarlar ya gerçekten körler ya da umut satmak daha işlerine geliyor. Geçen bi mail attım 20-30 kişiye "bana iyi giden birşey gösterin dedim şu ülkede" kimseden ses çıkmadı ya uğraşmayalım şu deliyle ne hali varsa görsün dediler ya da gerçekten iyi birşey bulamadılar. Ben birde ülke dedim demek dünya desem daha beter. Madem iyi giden birşey yok neden bunu değiştirmeye çalışmıyorlar diye soruyorum bir çok cevap veriyorum arasından siz seçin. Neden? Kötüye gitmesi daha mı işlerine geliyor acaba içlerindeki o kötüyü bastırmak zorunda kalmıyorlar rahat ediyorlar? yada ben iyiyim diğerleri kötü olsa da beni ilgilendirmez önemli olan tek şey benim anlayışı mı? ya da iyiler ve kötüler olarak kötülerin sayısı daha fazla oldugundan onlara boyun mu eğdik? eğer öyleyse iyiler olarak kötülere bi başkaldırı yapmalıyız yoksa bu kadar kötünün oldugu yerde iyilerde kötü oluyor ve daha da kötüye gidiyoruz. En azından iyi olarak son haraketimiz olsa bile bu iyiliğin son iyi haraketiydi artık iyilik yok yaşasın kötülük derler. O zaman ne olur acaba? Dünyada da bir cehennem olduğu söylenir ya onu bazıları yerin altında zannediyor. Yeryüzündeki kendi cehennemimizi göremiyorlar. Bi baksanıza şu yeryüzüne insanoğlu kendi kendine ne eziyetler yapmış ve yapmaya devam ediyor. Açlıktan ölen mi dersin atom bombasından ölen mi işkence ile ölen mi kurşun ile ölen mi bir insan tarafından öldürülen mi sonra yanıcaz diyorlar bu dünyada yanmayan bence korkmaya başlasın. Çünkü bu cehennemde yanmadıysan kesin kötü birşeyler yapmışsındır ve diğer cehennemde yanacaksındır çünkü bu kadar kötülüğe nasıl göz yumdun nasıl hiçbir şey yapmadan kılın kıpırdamadan oturdun ve yanmadın öyle mi? Merak etme elbet yanacaksın. Sonra bana müslümanlıktan bahsediyorlar. Bilmiyorum ama muslumanlar ne yapıyorlar ne yapmışlar bu olanlara çanak mı tutmuşlar yoksa karşı mı çıkmışlar? Dünya petrolünün neredeyse tamamı müslüman kontrolünde olduğu halde ve petrolün ne kadar değerli olduğu ortada ama bu gücü sen kullanamamışsan yani iyilik açısından yoksa bende biliyorum çok iyi kullandıklarını kendileri için. Bana anlatmayacaksın müslümanlığı. Bırakın o temiz kalsın diyeceğim ama onu da bırakmadılar ne yazık ki. Belki de ilk ondan başladılar. Yoksa bu kadar kötü olamazdı heralde. Bana hayır o bozulamaz kuran-ı kerim bozulamaz diyeceksiniz merak etmeyin o bozulmadı zaten ona bakanda yok. aaa o kadar din alimi, ulema, hoca varken kitaba danışmak olur mu! Biz Allah ı bırakıp başkalarını dinlemeye başlayınca o da bizi bıraktı haliyle. Sonra neden bu kadar zulüm çekiyor bu müslümanlar neden bu kadar kötü durumdalar diye söylerler daha açık bi nedeni mi var aslı bozulmuş kanı bozuk şerefsiz hocalar, din alimlerini dinleye dinleye tek yaptığımız şey onların cebini doldıurmak oldu yoksa biz iyi olmadık. Aksine hep bozdular hep bozdular dini ne hale getirdi şerefsizler. Dini; görüntü dini, şekil dini haline getirdiler. Bu din konusuna ilerleyen zamanlarda detaylıca gireceğimden şimdilik burada kesiyorum ve dünyaya geri dönüyorum. İşte böyle bir dünyada yaşıyoruz her şeyin kötüye gittiği bir dünya. Tabi koskoca dünya kötüye giderken benim de iyiye gitmem pek düzgün gözükmüyor. Bu yüzden inşallah yeni yılda çok kötüye gitmeden bu yılı da alabileceğim en az zararla kaparım. Tabi burada zarar derken maddi bir zarardan bahsetmiyorum maddi kar veya zarar olabilir tabi bunlar olurken manevi olarak ne kadar zararda veya karda olduğun önemli. Dünyamıza baktığında çok büyük karlar ederken manevi olarak kendini bozmamak mümkün gözükmüyor. Belki bazıları için bu mümkün gözükse de işi kılıfına uydurulmuş bir dolandırıcılık olarak görüyorum. Çünkü bü dünyada birileri açlıktan ölüyorsa sen bu kadar iyi durumdasın demektir. Ya da tam tersi sen bu kadar açsan birileri çok yiyiyor demektir. Ve sen bu durumda ya aç kalan olacaksın ya da aç bırakan. Dünya öyle oldu ben birşey yapmadım. Lütfen bu sene birşeyler yapalım ve bu cehennemin ne ateşi ne zebanisi olalım. Bu cehennemi onu yapanların başlarına yıkalım. Belki bu yıkıntının altında kalabiliriz ama önemli olan bence o değil önemli olan yıkabilmek. Nasıl olsa yıkıldıktan sonra yeniden bir cehennem inşa edecek olsalar bile bu bile bayağı bir zaman alır ve o zaman içerisinde en azından insanlık biraz rahat eder. Ha değmez mi? Evet yılın son yazısı belki kötümser bir yeni yıl yazısı oldu ama olsun. İnşallah bu yıl herşey daha kötüye gitmez. En azından iyi bir yıl oldu diyebiliriz yılın sonunda. Hepinize sağlık ve mutluluk dolu bir yıl geçirmeniz dileğiyle Allah kolaylık versin....